Stadlar Savaş Arenası
Gözleri uykusuzluktan morarmış, üstu başı yer yer kan lekesı olmuştu. Karakoıda daracık bir salona alınmışlar, boyunlarında kaşkolları, kafalarında renkli şapkalarıyla sıralarının gelmesini bekliy...
Stadlar Savaş Arenası
Gözleri uykusuzluktan morarmış, üstu başı yer yer kan lekesı olmuştu. Karakoıda daracık bir salona alınmışlar, boyunlarında kaşkolları, kafalarında renkli şapkalarıyla sıralarının gelmesini bekliyorlardı. Sonunda demir parmaklıklar aralandı. Yorgunluktan bitkin vaziyette duran delikanlı ayağa kalktı, soğuk demirlerin arasında gri elbiseli görevliye doğru yaklaştı... Ama dışarıdan gelen ışıkla bir anda gözleri kamaşti.
Bir iki dakika kadar gözlerini oğuştUrdu. Sonra az ötedeki odanın kapısından içeri girdiler. Saçları ağarmış, göğsündeki yıldızlardan karakolun en yüksek rütbelisi olduğu anlaşılır vazifeli, ayakta duran genci tepeden tırnağa süzdükten sonra:
'Neden?' diye bağırdı. Bir yandan da eliyle masanın üzerindeki döner bıçağını ve şişleri gösteriyordu. Bunlar sık sık yapılan asayiş aramalarında ele geçirilen silahlar değildi. Yaklaşık bir saat sonra başlayacak olan iki büyük kulübün maçı öncesi taraftarların üzerinden çıkmıştı. Başkomiserin sorularına 'Pişmanım efendim' diyerek üzüntülü bit sesle karşılık veren gencin, annesi, babası az sonra çağrılacak, belki de uzun nutuklardan sonra çocukları kendilerine teslim edilecekti. Ancak Türkiye'de hatta dünyada son yıllarda giderek dozunu artıran spor sahalarındaki şiddet hadiseleri bir sonraki maçta yine tekrar edilecekti. Tıpkı aynı filmin değişik değişik zamanlarda vizyona girmesi gibi... Son olarak Kocaeli-Samsunspor maçının hakemi Serdar Çakmak'ın yürekli çıkışıyla ortaya çıkan problem aslında hiç de yeni bir problem olarak görülmüyor. Her hafta yine tamirci Mehmetler, bakkal çırağı Ahmetler, işssiz Recepler, talebe Yusuf'lar tribünleri dolduracak. Yine büne çıkarken pekçok gencin üzerinde kesici aletler çıkacak. Peki ama ne oldu bu ülkenin çocuklarına? Birbirlerine döner bıçağı, tabanca, sopa, zincir çekecek kadar niye kin, öfke ve nefret duyuyorlar? Yaklaşık 350 gramlık bir deri top için insanlar neden birbirlerinin hayatlarına kastetme derecesine geliyorlar? Taraftar-yönetici-basın üçgeninde herkesin üzerine düşen vazifeler nelerdir? Neden her maç sonrası aynı sahneleri bir daha görmemek üzere yapılan hesaplar bozuluyor? Fenerbahçe-Galatasaray maçı sonrası düşüncelerini 19 yaşındaki Açıköğretim talebesi bir taraftar şu şekilde anlatıyor: 'Bunlar iyi şeyler değil biliyorum. Ama biz de çok kötü bir şey yapmıyoruz ki. Aslında mesele geceden stad kapısında bulunmakta. Bir de bağırmak, çağırmakta... Adam bıçak getiriyorsa adam öldürmek için değil. Kavga çıkarsa korunmak için.'
ŞUURALTı SEBEP 'DOLMAK'
Polis zabıtlarında yakalanan gencin i fadesinde çok daha anlamlı bir mesaj gizli.Genç şöyle diyor: 'Aslında hafta içinde ""'masak bunlar hiç olmaz.' Tabii ki polisin yakaladığı bu gencin şahsında kavgalara karışanların değişik sebepleri var. 19 yaşındaki Ahmet Rizelioğlu Galatasaraylı olmasına rağmen, bir kavgada arkadaşlarının kendisini terketmesi ve bıçaklanmasından sonra takım değiştirenlerden. Hadiselere başlangıçta 'İcraat olsun diye' başladığını belirtenAR. daha sonra bunu 'bir nevi iş' gibi görmeye başlayanlardan. 'Maçlarda kavga çıktığında altın künye kapıyoruz. Satıp parasını paylaşıyoruz' dedikten sonra da ekliyor: 'Aslında böyle yaşamak doğru değil' Gençlerin bu tür bıçaklı saldırıların içine girmesini Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı BaşkanıProfesör Dr. Özcan Köknel, 'Gençler eğer kendilerini müsbet yönde değerlendirecek bir metod bulamıyorsa gençlik çağında saldırganlık daha da artıyor' şeklinde özetliyor.
ŞIDDET KENDINIISPAT MI? Prof. Köknel hadiselerin temel taşlarını ise şöyle özetliyor: 'Kendini toplumda ispat edemeyen, çalışmayan, işsiz olan gençler kendilerini kulüpleriyle, renkleriyle adeta içiçe görüyor, özdeşiyor. Kulübünü kendi kişiliğinin bir parçası olarak görüyor. O kulübün yenilgisini, kendisine vurulmuş bir darbe olarak görüyor. Kendi kişiliğinin örselenmesi olarak kabul ediyor. Tabii bu şekilde görünce buna karşı çok büyük tepki, çok büyük öfke ve saldırganlık ile cevap veriyor.' Ancak hadiseyi yalnızca işsizler için düşünmemek gerektiğini kaydeden Köknel, hadisenin diğer boyutuna şu sözleriyle ışık tutuyor: 'Spor yaparak kültürle meşgulolan, kitap okuyan; çalışan ama kendini değerlendiremeyen, toplumdan beklentilerine cevap bulamam.ış insanların da içindeki öfke, kızgınlık, gençlik coşkusu maç alanlarında daha çabuk ortaya çıkıyor ve çabuk boşalıyor. Bütün bunlar toplumda salgın hastalık gibi sirayet ediyor. Beş on kişinin saldırgan davranışları bir anda kitle hareketine dönüşebiliyor.' 'Bu gençlere psikolojik olarak rahatsız insan diyebilir miyiz?' sorusunu ise Prof. Köknel 'Evet diyemiyorum. Yalnız şunu net söyleyebilirim. Bu tip insanların kişilikleri ne duygu, ne düşünce bakımından gelişmemiş. Bastırılmış olan öfkeler, kızgınlıklar, düşünceler, toplum psikolojisinde su yüzüne çıkıyor' şeklinde cevaplıyor.
'KÖTÜ ÇOCUKLAR DEĞİL' Maç öncesi yaşanan -kelimenin tam anlamıyla- bu vahşeti Beşiktaş takımı amigosu Şeref biraz daha yumuşatıyor ve 'Bu bir aile kavgası gibi. Taraftarların kendi aralarında birbirlerine karşı kin, nefret olduğuna inanmıyorum. Zamanla hatalarınınfarkına varıyorlar' diyor. Tribün şov orkestra şefi bu tip gençlerin davranış şekillerine çok çarpıcı bir örnek veriyor: 'İnsan elini bile bile ateşe sokar mı? Bu gençlerin hareketleri biranlık psikolojik bir çılgınlık. Ama orada kalıyor.' Amigo Şeref, küçük itiraflarda da bulunuyor: 'Bizim zamanımızda da ufak tefek kavgalar olurdu. Ama aletli değildi. Sadece yumruklar konuşurdu.' Beşiktaş penceresinden spor yazılarını yazan Sanlı Sarıoğlu ise hadiseyi 'Futbol içid savaş diyoruz. Ama bizim sözümüzü gençler yanlış anlıyor. Futbol saha içinde savaştır. Yoksa saha dışında döner bıçaklarının konuştuğu bir savaş meydanı değil. Bugün ne yazık ki futbolu bir savaş olarak görenlerin sayısı hızla çoğalıyor. Bunlar çok üzücü olaylar.' Futbolun 'sinyör'ü Can Bartu, döner bıçaklarıyle stad kapılarında yaşanan olayların son on yılda türediğini iddia ediyor ve bir itİrafta bulunuyor: 'Son TSYD kupasıiida Fenerbahçe seyircisinin çirkin tezahüratları karşısında utandım.'
HEDEFLERIMİZİ BÜYÜTEBiLSEK Hıncal Uluç ise hedeflerinin küçüklüğü karşısında gözlerin hep içerideki Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş maçlarına çevrileceğini belirterek 'Gözlerimizi dışarıya diker, büyük düşünerek içeride bu maçlara döner bıçaklarıya gitmeyi bırarıkız. Çünkü içeride kazanılan başarıların ne kadar değersiz olduğunu görürüz.' Futbol seyircisi olmanın bir eğitim meselesi olduğunu da keydeden Uluç, "Henüz Türkiye'de futbol seyircisi uşmad!. İddia seyircisi var. Maça seyirci, asmak, kesrnek ve mezarlıklar kurmak için geliyor. Nedense futbolun eğlence faslını unuttuk. Öfke, kin kusuyoruz. Keyif almak isteyen maça gelmiyor. Küfrederek deşarj olmak isteyenler tribünleri istila etmiş. Size soruyorum hiçaklı başında insan böyle maçlara çoluk çoluğunu getirir mi?" Hıncal Uluç' un sorusuna "evet" diyebilecek bir baba yiğit zor bulunur. Ancak saha içinde ve dışında gördüğümüz bu futbol anarşi si karşısında yalnızca yaka paça yakalayıp götürdüğümüz, saatlerce nezarette beklettiğimiz ve yaşları 19-22 arasında değişen gençler mi suçlu? Hiç zannetmiyoruz. Onlar yalnızca perdenin ön tarafındaki insanlar. Onları oraya getiren sebeplere eğilmedikçe elbette problem hallolmayacak. Alınacak tedbirlerin "ne ve nasıl" olması gerektiği üzerinde öncelikle kamuoyu olduğu kadar konunun muhatapları da ittifak etmeli.
TARAFTAR-YÖNETIM-BASIN
Herkesin nefretle baktığı bu şiddetsiz olaylarda suçluyu bulmak için "taraf taryönetim-basın" üçgeninin iyi değerlendirilmesi gerekir. Basının önde gelen simalarından Sanlı Sarıalioğlu gazetelere de çıkan maç öncesi manşetlerden irkildiğini belirtirken basının üzerine büyük görevler düşüyor diyerek bir noktaya parmak basıyor: "Basının uyarıcı görevini yapmasıgerı::kir. Zecri tedbirlerle meselenin çözüleceğini zannetmiyorum. Bu gençleri eğitmemiz gerekiyor." Oto kritiği içeride yapmak gerektiği üzerinde duran Can Bartu, yaşanan bir derby maçı sonrası kaleme aldığı yazıda tepkisini "Bu seyirciden utanıyorum" şeklinde dile getirirken verilen beyanatların sporcuyu saha içinde tahrik edecek boyutlarda olmaması gerektiği gerçeğini vurguluyordu. Hıncal Uluç ise "önce basına" diye başladığı tedbir paketini daha da genişleterek kulüp yönetimlerine, futbo1culara büyük vazifeler düştüğüne işaret ediyor. Beşiktaş Kulübü Başkanı Süleyman Seba ise 'Yaşanan çirkin hadiseler karşısında basın mutlaka bunları önleyici yayınlar yapmalı" diyor.
BAŞKANLARıN HESAPLARI BAŞKA
Sarıyer Kulübü eski başkanlarından İhsan Yalçın da tıpkı Beşiktaş Başkanı Süleyman Seba gibi "iğneyi başkasına çuvaldızı kendisine batıran" yöneticilerden. Yalçın, yöneticilerin taraftarlarıtahrik edici beyanlardan kaçması halinde olayların en aza ineceğinden bahsediyor. Ve bu olayı biraz değişik yorumluyor: "Kulüp başkanları başkanlıklarınıdevam ettirebilmek, yönetimlerini başarılı gösterebilmek için çok acımasızca beyanatlar veriyorlar. Sporda kan davası olmaz. Bunun için kulüp başkanları arkadaşların sporda yenmek kadar yenil menin de şeref olduğunu, mücadelenin esas olduğunu kabul etmeleri gerekiyor. Özeııikle üç büyüklerin kulüp başkanları bu konudaçok olgun, olumlu ve tutarlı politika takip etmelidir." Eski hakemlerimizden ve bir dönem Merkez Hakem Komitesi Başkanlığı'nı yapan Hilmi Ok ise saha içinde gergin atmosferi düşürmek için hakemleri eğittiklerine ancak, olayların maçlar başİamadan olduğuna dikkat çekerek "Döner bıçakları, şişler maça girerken toplanıyor. Yanİmaça başlanılmamış. O halde bu olayların maçın yönetimi ile ilgisi yok." Ok, problemlerin polisiye! tedbirlerle çözüleceğine inanmayanlardan. Ancak yine de tedbir alınmasının faydalı olacağı kanaatinde Sarıyer Kulübü eski Başkanı Yalçın hadiseyi gençlerin hayata pamuk ipliğiyle bağlı olmasına bağlıyor. Ve kendi hayatından bir örnek veriyor: "Taraf tarların işi yoksa, hayata bağlı değil elbette bu hadiselere karışmaya devam edecek. Ben evlenmeden önce arabamı 120 ile sürüyordum. Evlendim 90'1 geçmemeye başladım. Bir çocuğum oldu 80'e, ikinci çocuğumda 60'a indim. Şimdi ise arabaya binmeye korkuyorum. İnsanlar eğitildikçe cahil cesaretin yerine akıl ve mantık ön plana Çıkıyor. B'ana göre hadiselerin temelinde basının, taraftarların ve yöneticilerin büyük ihmaııeri var. Bu üçgen görevini yerine getirirse olaylar azalır." Futbolun bu gençlerimize küfürle, zorbalıkla, taşla, sopayla birşeyler icra edemediğini birilerinin artık Çıkıp anlatması gerektiğini savunan Sanlı Sarıalioğlu futbolun sevgi kardeşlik dostluk yönüne dikkat çekiyor. Bütün bunların yanında bu olayları salt spor olayı olarak görmemek gerekir. Aslında stadlarda şiddet ne zaman it bulacak sorusuna cevap vermek öyle kolay değil ama dünyada savaş, baskı, yoksulluk, zulüm, adaletsizlik ne zaman ortadan kalkarsa; evde, okulda, işte, karakolda, insanlar çevrelerine maddi ve manevi ne zaman baskı ve şiddet uygu lamayı terkederse; taraftarlar spor sayfalarında ne zaman gazete patronlarının üç-beş bin tiraj derdi ile tahrik edilmekten vazgeçilirse; kulüp başkanlarıkoltuklarını muafaza edebilmek için sporu bir basamak olarak kuııanma sevdalarından vazgeçip, sporun yalnızca bir eğlenme vasıtası olduğunu kafalarının içine sokabilirse... Işte o zaman stadlarda ve stad sonralarında kavgalar bitecek ve taraftarlar maçlara döner bıçaklarıyla gelmeyecekler. Kan akmayacak. Yalnızca tribünlerde heyecanlarınınezih ifadelerle gösterecekler. Tabii tepki mekanizması işleyecek, bazen oturacak, bazen kalkacak ama herşeyi stad kapasından çıkarken unutacaklar. Bu 'seviyeli günlerin' gelmesini ne kadar istiyoruz. Keşke uzakta olmasa...
Yazıcıya Gönder | Arkadaşına Gönder Arkadaşına Gönder
Yorumlarınız
{ Yorumlarınızı Paylaşın }